24 Kasım 2010 Çarşamba

Alternatif Bir “Aracı” ve Kadın Dayanışması-Ekmek ve Gül Kasım 2010 Sayısı Yazıları

Alternatif bir “aracı” ve kadın dayanışması




Ev eksenli çalışma, işlerin evde yapıldığı ve çoğunlukla kadınların emeğine dayanan, işin aracılarla dağıtıldığı, zaten düşük olan ücretlerin aracılara giden paralarla daha da azaldığı bir esnek çalışma biçimi. Daha çok kadınlar üzerinden şekillenen bu çalışma biçimine karşı kadınlar bir arada durmaya ve örgütlenmeye çalışıyorlar.
Bu ay sayfamızın konuğu Suna da, kızıyla birlikte ayakta durma mücadelesi verirken, geçimini ev eksenli çalışarak sağlayan bir kadın. Suna aynı zamanda firmalara aracılık da yapıyor. Ama aracılıktan para kazanmıyor; yani diğer kadınlar gibi yaptığı işin karşılığı neyse onu alıyor. Böyle olunca, birlikte çalıştığı kadınlarla arasında iş ilişkisinin dışında bir dayanışma ve kenetlenme oluşmuş.


Aslı Tanır ve Songül Ünalmış'ın yazısı...

Sömürü de Taciz de Katmerli -Ekmek ve Gül Kasım 2010 Sayısı Yazıları

Tekstil atölyelerinde çalışan Kürt genç kızlar cinsel, ulusal, sınıfsal baskıyı iliklerine kadar yaşıyor

Sömürü de Taciz de Katmerli 





Yemek mi kötüymüş, ücretler mi ödenmemiş, şeflerinden azar mı işitmiş, patronların ve erkek çalışanların tacizine mi uğramış… Bunların hepsi zorlarına gidiyor, ama her türlü insanlık dışı muameleye sessiz kalmalarının tek nedeni var: İşsizlik. Genç kadınlar, işsizlik korkusuyla, hayallerini yıkan, hapishane hayatı yaşatan bu koşullara boyun eğiyor.


Dünyanın en büyük kentlerinden biri olan İstanbul’a her yaşta insan, bin bir hayalini gerçekleştirmek üzere gelir. Özünde ortaktır her göç edişin sebebi: İyi bir iş bulmak, daha iyi yaşamak… Daha terminalde otobüsten iner inmez bu hayalin gerçekleşmesinin ne kadar güç olduğu anlaşılır. Yakılıp yıkılan köylerden, harabe bir kasabadan, ilçeden, hatta kentten geliyorsanız, sizin için cehennem hayatı yeni başlamış demektir. Hele kadın ve genç kızsanız, işiniz iki misli zor.

Haşim Demir'in yazısı...

“BEKLEMEK ÇOK ZOR”-Ekmek ve Gül Kasım 2010 Sayısı Yazıları

Beklemek kapı arkalarında, pencere kenarlarında, diriyi beklemek, hayatın her gün yeniden yaşattığı kaygıyla beklemek… Kadınlığın ortak hikayesi olan açlık, güvencesizlik ve yoksulluğa bir de her gün eşin tersaneden sağ salim dönüşünü beklemenin hikayesini ekleyin. Tersane işçilerinin eşleri anlatıyor.
“BEKLEMEK ÇOK ZOR”


Yemek yapmak, çocuk bakmak, evi temizlemek, yaşlılara bakmak… Kadın deyince akla ilk gelenler bunlar. İlk akla gelenler ama emek olarak görülmeyenler. Emeği görülmeyenler içerisinde öyleleri var ki yoksulluktan kurtulmak adına, eşlerini veda ederek işe uğurlarlar.  Her sabah bir ayrılıktır onlar için. Kimilerinin asla geri dönemeyeceği bir ayrılık. Onlar her gün bir iş cinayeti ile anılan Tuzla tersanelerinde çalışan işçilerin eşleri. Onlar, televizyonlardaki son dakika haberlerini yürekleri titreyerek izleyenler.

Arzu Erkan'ın yazısı...

21 Kasım 2010 Pazar

Kadın sağlık çalışanları şiddete maruz kalıyor - Ekmek ve Gül Kasım 2010 Sayısı Yazıları


 Kadın sağlık çalışanları şiddete maruz kalıyor



Kadınlar sadece evlerinde ya da sadece sokakta değil, bulundukları her alanda şiddete maruz kalıyor. Günün en uzun saatlerini geçirdiğimiz işyerleri de şiddetin her türlü biçiminin görüldüğü alanlar. İşyerlerindeki emek sömürüsü ve çalışanları kontrol altında tutma isteği, cinsiyetçi bir hal alarak kadın çalışanlar üzerindeki etkisini artırıyor.

Novamed’de kadınların hamileliğinin sıraya konulması da, işyerlerinde psikolojik şiddete kadınların daha fazla maruz kalması da, kadınların yöneticilerin cinsel tacizine maruz kalması da, hamile kalan kadınların çeşitli şekillerde cezalandırılmaları da çalışanlar üzerinde kurulan tahakkümün cinsiyetçi ve şiddet içeren yanına örnek verilebilir.
Şiddet genel olarak bir halk sağlığı sorunu ve fiziksel ve psikolojik şiddete uğradığımızda ilk başvuracağımız yerlerden biri sağlık kurumları. Sağlık çalışanlarının şiddetin önlenmesinde önemli bir rolü olduğunu biliyoruz. Ama şiddetin en fazla yaşandığı işyerlerinden biri de sağlık kurumları, şiddete en çok maruz kalan da kadın sağlık çalışanları. Yapılan araştırmalara göre, sağlık sektöründe şiddete uğrama riski, diğer hizmet sektörü meslek çalışanlarına göre 16 kat fazla.

Edge Gürkan'nın yazısı...


Bir işyerinden şiddet öyküsü-Ankara'dan mektubumuz var...


Bir işyerinden şiddet öyküsü


Kadının eğitimli ya da yönetici olması kadın olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Kadın olmanın zor olduğu ülkemizde çalışan kadın olmak daha da zor. Evde fazlasıyla sorumlulukları olan ve istismar edilen kadın, iş hayatına geldiğinde ise küçümsenerek cinsel obje olarak bakılmaktadır.
Üniversiteden mezun olduğum dönemde yeni yaygınlaşmaya başlamış olan insan kaynakları bölümü dikkatimi çekti ve bu alanda iş arayışım oldu. Okulda gördüğüm tüm uygulamaları tam anlamıyla gerçekleştirmek için bir yola çıkmıştım, yaşayacaklarım ya da göreceklerimden bi haber... Ve hayal kırıklıklarım...
Büyük bir şirketin İnsan Kaynakları Bölümü’nde kısaca İK Müdürü olarak işe başlamıştım. Eğitimler, kariyer planlamaları, ücretlendirmeler, işçi sağlığı vb konularda atılımlar yapmaya başladıysam da benden daha iyi bilen, bildiğini iddia eden erkek yöneticilerin olması benim durumumu kısıtlıyordu. Özellikle muhafazakar şirketlerde, erkek egonun daha çok arttığı ve kurumsallaşma içinde aslında farklı yapılaşmalara yol açtığı da bir gerçek. 

Gülçin İnan'ın mektubu....



Biri kadın mı dedi?-Tuzla'dan mektubumuz var...

Biri kadın mı dedi?
Yaşam içinde aydınlık karanlık engelini aşıpta çıkılması güç denen dağları tırmanılır bir hale getirdiğinde anlam kazandı, ama hangi varlık hayat suyunu bulmak için çamurlu yollardan geçmeyi göze aldı? Hangi varlık evinde lambası söndüğü vakit korkusuzca mumu aradı? Hangi varlık bedeni kanlar içindeyken evladı açlıktan ağlarken yok olmak pahasına özgürlüğü için haykırdı? Biri KADIN mı dedi? Duymak istiyoruz.
Zaman özgürlüğümüzün satın alınıp karanlık bir sandıkta kilide vurulduğu zamandır. Zaman penceremizden gökyüzünü özgürce izleyemediğimiz, izlediğimizde taşlandığımız, yolarımızda koşamadığımız, ağlayamadığımız, gülemediğimiz, sevemediğimiz, sevdiğimizde vurulduğumuz zamandır. Zaman çocuklarımız açken çaresizlikten yıkıldığımız, gece olduğu vakit bir odada on kişi bir yorgana sığmaya çalıştığımız ama ısınamadığımız, konuşmak, haykırmak istediğimizde ağzımızın bantlandığı, ellerimizin kelepçelendiği zamandır. Zaman çaresizliğimizin, çektiğimiz acının, yaşayamadığımız hayatın, özlemini duyduğumuz özgürlüğün, hakkımızı aradığımız dünyanın yüküyle yaşıyor. Unutulmamalı ki zamanla birlikte geçmişe bıraktığımız anılarımız gelecekte de sustuğumuz vakit omuzlarımızda taşıdığımız yük olacaktır. Ve bunun sancısını yine biz çekeceğiz. Biz, biz kimiz? Biri KADIN mi dedi, duymak istiyoruz.

Meltem Yıldırım'ın mektubu...

Kadının düşmanı kadın mıdır gerçekten-Hatay'dan mektubumuz var..

Kadının düşmanı kadın mıdır gerçekten?
Eskilerin bir sözü vardır, kadının düşmanı yine kadındır, derler. Özellikle aldatılan kadınlar. Olur mu öyle şey, derdik. Ama geçen gün seyrettiğim bir televizyon programından sonra acaba mı diye de düşündüm.
Gece yarısı yatmadan şöyle bir bakınayım dedim, kanallardan birinde (Kanal Türk) bir bağrışma, “ne oluyor orda” derken takıldım. Konu şu “aldatılma, kadına şiddet…” Güzel, demek birileri bir şeylere dikkat çekmeye çalışıyor, diye düşündüm, yanılmışım. Bir bey (Şevkat-Der Başkanı) şiddete uğrayan kadınları, ne yaptıklarını, çalışmalarını vs anlatıyor. Oradan eskiden sinema sanatçısı olan bir kadın (Saadet Gürses) kocaman sesiyle atlıyor; “dayağı hak eden kadınlar da var” diye. Nasıl yani? Hangi kadın dayağı hak eder?

Serpil Karaca'nın mektubu...

Bir ömür böyle geçti...-Kayseri'den mektubumuz var...



Bir ömür böyle geçti...

Ben ailemin “küçük ve beceriksiz” kızı olarak liseyi bitirdikten sonra hemen evlendim. Ailemden biraz olsun uzaklaşacağımı düşünerek, bana ilk güvenen insanla, ailemin rızası olmadığı halde, “kaçarak” evlendim. Fakat kısa bir süre sonra, biraz olsun uzaklaşacağımı düşündüğüm ailemi aratacak şekilde, hem eşimden hem de ailesinden baskı görmeye başladım. Tüm dünyam bir anda tersine dönmeye, tüm umutlarım yerini umutsuzluğa bırakmaya başladı. Eşim ailesine ve akrabalarına o kadar düşkündü ki, hayatını paylaşmaya karar verdiği kişi olarak ben onun gözünde hiçbir şey ifade etmemeye başlamıştım.

Bir Ekmek ve Gül okuyucusu anlatıyor..

Çengelli İğne-Ekmek ve Gül Kasım 2010 Sayısı Yazıları

Ayla Belek'ten ÇENGELLİ İĞNE


Banyo

Köpük köpük saçlarımı durulamak üzereyim. Kuaförlerde yaptıkları gibi, masaj da yapmak istedim. Şampuan gözüme kaçtı. Bebekler için olanından değil. Elim alelacele musluğa giderken, banyo kapısından seslendiler.
- Beyaz gömleğim nerede?
- Biri ütüsüz, diğeri de askıda.
- O değil. Çift cepli olan.
Tuh! Tuzak soruya takıldım. Hep şampuan yüzünden.
- Yakasız olanı mı soruyorsun?
- Evet.
- Gardırobun soldan ikinci rafında. Arkaya doğru katlı duruyor.

Keşke bu kadar tanıdık olmasaydı- Ekmek ve Gül Kasım 2010 Sayısı Yazıları

Keşke bu kadar tanıdık olmasaydı

Küçükken evde canım sıkıldığında, pencereden dışarı bakar, gözümün alabildiği en son noktaya kadar karşımda gördüğüm evleri, yanan ışıklarını tarardım. “Kim bilir şu an o evlerde ne yaşanıyor” diye bakar dururdum. O evlere baktığım zamanlarda, sanki onların sıkıntılarına ortak oluyormuşum gibi gelirdi. “Öyle Bir Geçer Zaman Ki” dizisi, bana o pencere meselesini yeniden anımsattı. Dizi tanıdık. Eminim ‘Ben bu sahneyi bir yerlerden hatırlıyorum’ diyen çok kişi vardır. Kendi yaşantısından bir şey buluyor insanlar bu dizide. İzleyenler, kendini bazen Osman’ın, bazen Berrin’in, bazen Mete’nin yerine koyuyor. Bazen de Cemile’nin…
Aile içi şiddet evrensel bir sorun. Dünya Sağlık Örgütünün 2002 yılı raporlarına göre, dünyada üç kadından biri yaşamlarının bir döneminde dayak yiyor. Türkiye’de ise Başbakanlık Aile Araştırma Kurumunun raporlarına göre kadınların yüzde 34’ü, çocukların ise yüzde 46’sı fiziksel şiddete uğruyor.
Yukarıdaki rakamlar bu diziyi bu denli hissetmemizin nedenini açıklıyor olsa gerek. İnsanlar izledikçe ağlıyor. Kızgınlıklarını dile getiriyor. Kimi Cemile’ye kızıyor, kimi Ali’ye ve belki hemen herkes Carolin’e.
Çağrı Sarı'nın yazısı...

14 Ekim 2010 Perşembe

Okul Yolundan Atölyeye- Ekmek ve Gül Ekim 2010 Sayısı Yazıları


Yeni eğitim öğretim dönemi tüm sıkıntılarıyla başladı. Defter, kitap, servis, kayıt vs. parası derken veliler yaşam koşullarının yanında çocuklarını eğitmeye çalışmanın verdiği bu çilelerle gerildikçe gerildiler. Öğrenciler yeni dönemin heyecanıyla okullarının yollarını tuttular.
Bardağın bu tarafı da dolu değil ama biz bir de diğer tarafından bakalım. Hani eğitim parasız olsa dahi gerek toplumsal baskının gerekse geçim sıkıntısının yarattığı ağır yük dolayısıyla okuyamayan genç işçi kadınların tarafından. Belki de onların yaşadığı sıkıntıları bize en iyi anlatan ve hissettiren semtlerden birisi Çağlayan.
Çağlayan’da her sabah okul çağındaki yüzlerce genç, yüzlerinde hem yorgunluk hem de mutsuzluk ifadesiyle atölyelerine doğru yol alır. Okul dönemi bu tabloya, çantaları ve defterleri ile okula giden yaşıtları da katılır. Çağlayan’dan okula giden hiçbir genç zengin değildir; fakat genellikle bölgeden göçmüş ailelerin çocukları, kente alışmaya çalışırken o ilk eşiği geçmek için okullarını bırakmak zorunda kalırlar. Kadın da olsa, erkek de olsa birçok genç memleketten göçtükten sonra, evde tek çalışan durumuna gelen baba ya da abilerine yardım etmek ve evin geçimini sağlamak için okulundan vazgeçer.

Beyza Metin ve Neslihan Karyemez'in haberi...

Şiddete karşı ilk adımlar- Ekmek ve Gül Ekim 2010 Sayısı Yazıları


Milyonlarca hemcinsimizi tehdit eden toplumsal bir sorun olarak karşı durmaya çalıştığımız şiddet, çoğu zaman kendi hayatlarımızın da tam içinde yakalayıveriyor bizi. Bazen tanık, bazen mağdur olarak… Kimi zaman bir komşumuz, bazen bir arkadaşımız, annemiz, bir akrabamız, iş arkadaşımız, belki hiç tanıdığımız bir kadın, belki de kendi kızımız ya da kendimiz olabiliyoruz aile içinde şiddete maruz kalan. Aile içi şiddeti “karışılmaması gereken bir mesele” olmaktan çıkarttığımızdan beri daha cesaretliyiz belki tanık olduğumuz şiddete müdahale etmekte.
İster şiddetin önlenmesi ve devletin görevlerine ilişkin mücadeleyi ilerletmek, isterse günlük yaşamımızda karşı karşıya kaldığımız durumlarda doğru yönlendirme ve destekte bulunmak için şiddete karşı neler yapabileceğimizi bilmek son derece önemli.
Aylin Okutan'ın yazısı...


Evyap’lı anneler ‘çalışan anne’ olmayı anlatıyor- Ekmek ve Gül Ekim 2010 Sayısı Yazıları

Evyap’lı anneler ‘çalışan anne’ olmayı anlatıyor
Bu başlık, Evyap sabun farikasının iç iletişim yayını olan “Evyap Dünyası” adlı derginin 19. sayısında yer alıyor. Derginin forum sayfaları Evyap’ta çalışan annelere ayrılmış. Neredeyse tamamı yönetim kadrosunda olan altı kadın, çalışan anne olmanın zorluklarını ve bu zorluklarla nasıl başa çıktıklarını anlatıyor.
Onlar da annelerine, kayınvalidelerine, bakıcılara ya da yuvalara emanet ettikleri çocuklarını her anne gibi olabildiğince iyi yetiştirme gayretinde. Çalışan anne olmanın zorluğunun, çocuklarına ayırabildikleri zamanın kısıtlı olmasından kaynaklandığı konusunda birleşiyorlar. Çocuklarıyla “planlı” ve “kaliteli” zaman geçirmenin, ev ile iş arasında dengeyi kurabilmenin önemine değiniyorlar. Kurslardan sinemaya, tiyatroya dek çocuklarıyla birlikte bulundukları etkinlikleri anlatıyorlar. Söylenenlere bakılırsa, çalışan anne olmanın zorluğu esasta bundan ibaret.

Elbette, yüzlerce kadın işçinin çalıştığı Evyap’ın iç yayınında orada yaşanan sorunlara bunun ötesinde değinilmesini beklemek saflık olurdu. Hele çocuk sahibi işçi kadınların sorunlarına... Çünkü, Evyap işçisi kadınların büyük bir çoğunluğunun günlük çalışma saatleri, dergiye görüş veren yönetici kadınların aksine 12 saat civarında ve aralarındaki ücret farkını tahmin etmek çok da zor değil... Çünkü, Evyap işçileri dönem dönem toplu dilekçelerle, eylemlerle vb. talep etmelerine rağmen fabrikada halen bir kreş açılmış değil...
İşte bu yüzden Evyap’ın dergisinde kendilerine yer bulamayan Evyap’lı işçi annelerin söyleyeceklerine biz kulak verelim istedik.

Şenay Kumuz'un haberi...

İÇİMİZDEN BİRİ: Akile Karaduman - Ekmek ve Gül Dergisi Ekim 2010 Sayısı Yazıları

Haklarınızı geç olmadan öğrenin!


Çalıştığı işyerinin sorumsuzluğu yüzünden Lenfödem oluşan kolu kesilecek olan Akile Karaduman, geçen bir yılda yaşadıklarını, hastalığının engel olduğu kadınlık özlemlerini, çalışma hayatına dair acı deneyimlerini anlatıyor.

Tam bir yıl önce tanıştığımız Akile Karaduman, çalıştığı tekstil işyerinin sorumsuzluğu yüzünden Lenfödem oluşan kolunu kaybetmek üzereydi. Henüz 5 yıllık evli olan Akile, o günlerde kolundaki rahatsızlığın verdiği acıya dayanamayarak döktüğü gözyaşları arasında, başına gelenleri ve 39 yaşında elinden alınan hayallerini anlatmıştı.

Ayşen Güven'in yazısı...

Boşanma davası nasıl açılır?- Hukuki Bilgiler

Bir boşanma davası açabilmek için öncelikle bu davaya hangi mahkemelerin bakabileceğinin bilinmesi önemlidir. Boşanma davalarına ve buna bağlı olarak aile hukukundan doğan nafaka, tazminat, velayetin değiştirilmesi gibi davalara bakmakla görevli mahkeme aile mahkemesidir. Aile mahkemesinin olmadığı yerlerde ise boşanma davası Asliye Hukuk Mahkemesi’nde açılır.
Boşanma davası açabilmek için öncelikle dava dilekçesi ile mahkemeye başvurmak gerekir. İkametgâhınızın bulunduğu yerdeki mahkemeye gitmelisiniz. Örneğin ikametgâhınız İstanbul Beyoğlu ilçesi sınırları içinde ise boşanma davanızı Beyoğlu Aile Mahkemesi’ne başvurarak açabilirsiniz.

Boğmaca her yaşta görülebilir- Ekmek ve Gül Ekim 2010 Sayısı Yazıları


Boğmaca, ülkemizde çocukluk çağı enfeksiyonları arasında halen önemini koruyan bir hastalık. Sağlık ocakları tarafından yürütülen aşılama programları sonrasında görülme sıklığı ve hastalığa bağlı ölümlerde ciddi azalma olmuştur. Ülkenin her yerinde aşılama hedeflerine ulaşılamaması hastalığın gündemde kalmasının önemli bir nedenidir. Ayrıca aşı ile sağlanan bağışıklık ömür boyu sürmediği için, aşılanan çocuklar korunurken bir yaş altı bebeklerde ve 15 yaş üstü erişkinlerde hastalığın görülme sıklığında artış izlenmektedir. Boğmaca, mevsimsel bir dağılım göstermemekle birlikte, özellikle aşılama oranının düşük olduğu bölgelerde sonbahar aylarında artış göstermektedir.
Dr. Selma Okkaoğlu'nun yazısı...

Bir yanı yoksulluk bir yanı damak tadı- Ekmek ve Gül Ekim 2010 Sayısı Yazıları


Ağustosböceği ile karıncanın hikâyesini sanırım hepimiz biliriz. Karınca kışın aç kalmamak için yaz boyu çalışırken, ağustosböceği ise almış gitarını keyif çatmakta, karınca ile dalga geçmektedir. Kış geldiğinde karınca yazın biriktirdikleri ile rahatça kışı geçirirken ağustosböceği aç kalmakta, yaz boyu gülüp geçtiği karıncaya muhtaç kalmaktadır. Tabii kısaca anlattığımız bu hikâyeden, yazın çok çalışanların kışın aç kalmayacağı sonucu çıkarılamayacağını biliyoruz. Maalesef gerçek hikâyenin tam tersi cereyan ettiğini, yaz-kış çok çalışsa da toplumun büyük bir kısmının, kışın yine açlık ve yoksullukla karşı karşıya kaldığını, bazen bakkaldan ekmek alacak para dahi bulamadığını yaşayarak görüyoruz.
Yüksek ihtimalle gerçek yaşamın ağustosböceklerinin, yazları sürdükleri sefa yanlarına kâr kalıyordur. Bırakalım ağustosböceklerini, bizim derdimiz karınca misali hararetle kışlık yiyecek hazırlayan kadınlarla…

Eylem Sarıoğlu ve Ezgi Aksoy'un haberi...

“Tavuk Kuştur, Kadın İnsandır”- Ekmek ve Gül Dergisi Ekim 2010 Sayısı Yazıları

 1917 Ekim Devrimi’yle kurulan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde kadınlara ekonomik, politik ve toplumsal eşit haklar sağlandı. Ancak yüzyılların getirdiği alışkanlıklar ve toplumsal yapıların değişimi o kadar kolay olmuyor. Sovyet Rusya’da da olmadı. Kadınların eşit haklarının farkına varabilmelerinin bilincini ve bunlardan yararlanmalarının fiili koşullarını da yaratmak gerekiyordu. Bu doğrultuda muazzam çalışmalar yürütüldü. Yanı sıra kırda ve kentte günlük yaşamın kolektifleştirilmesini amaçlayan bir de hareket başlatıldı. Kırsal alanda kolektif yaşam biçimine dair ilginç bir örneği, Avusturyalı araştırmacı yazar Fannina Halle’nin 1931 yılında ziyaret ettiği ünlü Artyuşina Kadın Komünü oluşturuyordu. Halle’nin buradaki izlenimlerini özetleyerek aktarıyoruz.

Çocuklarımız yarış atı değildir !- Avcılar'dan Mektubumuz Var !

İlk eğitimden söz edersek ailenin belirleyici bir rol oynadığı görülür. Yeni doğmuş bir bebeğin henüz yeşermemiş bir fidan olması onun büyümesi, yeşermesi ve çiceklenmesi için gerekli koşulların hazırlanması gerekir. İlk iş aileye düşer. Fidanın suyu, ışığı gibi gerekli ihtiyaçlarını bir araya getirmeli ve karşılayabilmelidir. Ki dışardan da etkelenecektir fidan kuşkusuz. Bu dış etkeler yıkıcı olabilir ve olumsuz sonuçlar yaratabilir ama ilk adımı güzel atılmış bir başlangıç mutlaka güzel sonuçlara ulaşacaktır. İlköğretimde verilen eğitimi önemli bulmuşumdur. Çocuğun alışkanlıkları ve yürüyeceği o yolda ki ilk adımdır. Ülkemizde pekte sağlıklı olmayan eğitim şartları bir çok öğrenciyi kötü etkelemektedir. Maddi manevi sorunlar yaratmaktadır.
Nursen Öztürk'ün mektubu...

Yanlış soru yanlış yanıt- Ekmek ve Gül Dergisi Ekim 2010 Sayısı Yazıları

Şimdilerde hangi kanalı açsanız, hangi gazeteye baksanız, hangi internet sitesini dolaşsanız, “Fatmagül’ün suçu” tartışılıyor. Tartışma derken, sakın ola tecavüz suçu, kadının cinsel obje olarak sunulması ya da kadın figürünün her daim tecavüzle nasıl karşı karşıya kaldığı falan değil... Tecavüz sahnesi ne kadar izlenmiş, kimler nasıl tecavüz etmiş, Beren’in göğüsleri görünmüş mü? Bu arada döndüre döndüre yayınlanan eski bölümleri izlemeyenlerin de gözüne sokuluyor.
Bu sahnelerden etkilenen milyonlarca kadın var… Milyonlarca kadın dünyanın neresinde, hangi yaşam statüsünde olursa olsun, izlediğimiz dizidekilerine benzer olaylar yaşıyor. Ya tacize uğruyor ya şiddet görüyor ya da tecavüze uğruyor. Üstelik yakınlarından aldığı tepkiler bazen aynı dizideki gibi olabiliyor.

Çağrı Sarı'nın yazısı...